Stereo’nun Hikayesi

Dinlediğiniz müzik önünüzdeki iki hoparlör kolonundan veya her iki kulağınıza müziği boca eden kulaklıklardan size ulaşırken belki, bu düzenek ilk kimin aklına geldi diye merak etmişsinizdir. Gelin bir parça geçmişe uzanıp Stereo’nun bize ulaşmasının hoş hikayesini önümüze serelim.

19. yüzyıl tam anlamıyla mucitlerin, kaşiflerin ve sınır tanımayan okullu ve alaylı mühendislerin dönemiydi. Clement Ader adlı Fransız elektrik mühendisi de böyle bir insandı. Graham Bell tarafından icat edilen telefonu geliştirmeyi kafasına koymuştu ve geceli gündüzlü bu konuda çalışıyordu. Ader aslında uçmaya çok meraklıydı ve telefonla uğraşmaktan tatmin olunca bu konuya yönelecek ve uçak tasarımı konusundaki katkılarıyla adını havacılık tarihine yazdıracaktı.

1881 yılında Paris’te yapılan Dünya Fuarında ilk stereo yayın Adler sayesinde gerçekleştirildi. Bu canlı bir yayındı ve tabii adı henüz “stereo” değildi. Ader, Paris operası sahnesine yerleştirdiği bir dizi mikrofonu o sırada yeni olan telefon sistemine bağlayıp, alıcı tarafına iki ayrı telefon yerleştirdi. Dinleyiciler her iki telefonun ahizelerini kulaklarına yerleştirerek Operadaki performansı telefondan iki kanallı olarak dinleyebiliyordu. Bugünün stereo kulaklıklarının ilk örneğinden bahsediyoruz. Konserlerin canlı olarak telefon hatlarından yayınına imkan tanıyan bu harika sisteme Teatrofon adı verildi ve belli başlı Avrupa şehirlerinde de kullanılmaya başlandı. 1930’larda radyonun öne çıkmasına kadar da varlığını sürdürdü. Yani, iki kulağımıza farklı ses sinyallerinin ulaştırılmasıyla sonik perspektif oluşturulması fikri pek de yeni değil.

Adı konmamış stereo yayınların tarihi 1880’lere kadar gitse de bugünkü anlamda iki kanallı kayıdın ortaya çıkması için 1931 yılını beklemek gerekecekti. Bu kez Paris’ten Londra’ya gidiyoruz ve karşımıza bugünkü sistemlerin asıl mucidi olarak Alan Blumlein adında bir İngiliz mühendis çıkıyor. 39 yıllık kısa ömrüne 120’den fazla patent sığdıran bir dahi Blumlein. Ses kayıt teknikleri üzerine çalışırken 26 yaşında sonradan adı EMI olacak olan Columbia Graphophone şirketinde işe başlıyor. Amplifikatör tasarımlarından plak üretim tekniklerine kadar pek çok konuda yenilikler Blumlein’in parlak zekasından Dünyaya saçılıyor. Bizim konumuzdaki katkısını ise 1931 yılında yapıyor. “Ses kayıt, iletim ve tekrar üretimi sistemleri üzerine iyileştirmeler” diye dilimize çevirebileceğimiz bir patent paketi ile bugünkü stereo sistemlerin temelini atıyor Blumlein. İşe önce kayıt tekniği ile başlıyor. Sadece bir çift mikrofon kullanarak stereo kayıt yapılabilecek düzeneği tasarlıyor. Bu yöntem bugün bile kullanılıyor ve adına Blumlein çifti denilen iki adet mikrofon ile oluşturuluyor. Sonrasında, sesin hoparlörler veya kulaklıklar ile tekrar oluşturulmasındaki farklı yöntemleri ortaya koyuyor. Blumlein burada durmayıp plaktaki tek ize iki kanalın sinyalinin ayrı ayrı nasıl yerleştirileceğini de çözüyor. Tabii, bu iki bağımsız izin tek bir iğne ile nasıl okunacağını da patentine dahil ediyor. Yani, stereo sistemi kayıt aşamasından evde dinlediğimiz anına kadar tasarlıyor bu dahi İngiliz. İlk stereo plaklar 1933 yılından sonra ortaya çıkmaya başlıyor. İşin ilginç yanı, ilk stereo uygulamalarının hiç zaman kaybedilmeden sinemada kullanılması, hatta sinema endüstrisinin bu işe plak endüstrisinden daha fazla önem vermesi.

Blumlein’ın ete kemiğe dönüştürdüğü fikri bugünkü çok kanallı, ayrışık stüdyo kayıtlarındansa gerçek konser kayıtlarını hedefliyordu. Yani, bir orkestranın sesini canlı haline sadık kalarak dinlenilen mekanda uzamsal olarak yeniden şekillendirmeyi amaçlıyordu ve bu iş için sadece iki hoparlörün (iki kanal) yeterli olduğunu iddia ediyordu. Eh, 5+1, 7+1 veya artık bilemediğim belki de n+1 kanallı sistemlerin önümüze konulduğu günümüze güzel bir meydan okuma bu.

Sonraki yıllarda manyetik bantların veya dijital sistemlerin ortaya çıkması işin özünü değiştirmiyor. Sadece iki kanal kullanılarak dinleyicinin önünde üç boyutlu bir sahne oluşturulabilmesi sistemin teknik özelliklerinde bağımsız olarak varlığını sürdürüyor.

Bu satırları yazarken bir yandan stereo sistemimden kulaklarıma ulaşan güzel müziği dinliyorum ve içimden yukarıda adı geçen insanlara teşekkür ediyorum. Clement Ader uzun bir yaşam sürse de Alan Blumlein, büyük katkı sağladığı radarın ilk denemelerinden birinde meydana gelen bir uçak kazasında gencecik yaşta hayatını kaybediyor.

Siz de sevdiğinizi müziği dinlediğiniz bir keyif anında bu iki insana içinizden bir selam gönderin.

———————————————————————————————–

Bir süre önce Stereo Mecmuası’nda yayınlanan “DSD nedir, ne değildir?” adlı yazımda bu formatı yüksek çözünürlüklü PCM ses dosyalarıyla karşılaştırmıştım. Bu yazının ekinde iki formatın değerlendirilebilmesi için kayıt örnekleri sunup bir de anket düzenlemiştik. Anketimize 58 kişi katıldı ve tercihlerini belirtti. Ortaya çıkan durumun tablosu aşağıdadır.

Bu ankete katılanların dosyaları indirip, kendi sistemlerine yerleştirip, karşılaştırmalı dinleme yapma zahmetine katlanacak kadar müziksever (veya “odyofil”) olduklarını kabul ettiğimizde önemli bir çoğunluğun aynı kayıda ait 24 Bitlik flac dosyasını DSD formatına tercih ettiğini görüyoruz.

Yukarıda bahsettiğim yazımda DSD formatının PCM formatına göre nesnel olarak bir avantaj sunmadığı yönündeki izlenimimi belirtmiştim. Buradaki kritik nokta nesnel (objektif) kavramı. Öznel (subjektif) olarak tercihlerimiz farklı olabilir. Yazıma yorum yapan bir okuyucumuz “DSD çok daha güçlü ve yakın. Dinamik yapısıyla daha fazla hissettiriyor manasını. FLAC ile en üst balkondan dinliyoruz…” şeklinde izlenimlerini ifade etmişti. Bu yorumu öznel olarak kabul ettiğimizde söylenecek bir söz yok. Okuyucumuz DSD formatının sesini tercih ediyor. Ancak “dinamik yapısıyla daha fazla hissettiriyor manasını” dediğinde dinamik yapının öznel değil nesnel bir olgu olduğunu vurgulamak gereği duyuyorum. Ayrıca dinamik yapı (veya dinamik aralık) nesnel olarak ölçümlenebilen bir özellik. Bu özellik ölçülebilen bir değer olduğundan iki formatın arasında bir fark olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyorum. (Sanırım bir sonraki yazım dinamik aralık ve kayıtlarda dinamik sıkıştırma üzerine olacak.)

Bu yazdıklarım öznel tercihlere bir itiraz olarak algılanmasın. Hepimiz bizi mutlu eden tercihlerimizi kullanabilmeliyiz. Teknoloji bize güzel alternatifler sunuyor ve bizler de tercihlerimiz doğrultusunda seçim yapıyoruz.

Aykut Turhan
www.pirekare.blogspot.com